Kültür

Babam Nurettin Sezer ve Stockholm'de sinema yapan işçiler

Özetle: Babam Nurettin "Nuri" Sezer, Stockholm'de Türk sinemacıları işçi göçmenlerle ve onların parasıyla bir araya getirdi. İşçi, terzi ve Nuri'nin iş ortağı Hasan Gül, Otobüs'te oynadı ve Gül Hasan'ın finansmanına katkıda bulundu. Röportajı komik, kırık dökük ve çelişkili; tartışmalı ifadeler açıkça ona atfediliyor. Arkadaşlık, para, politika ve sinema onlar için hiçbir zaman birbirinden ayrılamadı.

Yazan Emin Mahrt

9 dk okuma

Deutsch dilinden makine çevirisidir. Esas olan orijinalidir: Orijinalini oku.

Şu dillerde de var Deutsch.

Bu yazı için hazırladığımız editoryal illüstrasyon. Hasan Gül'ün röportajında anlattığı dünyayı yansıtıyor; birebir yaşanmış somut bir ânın fotoğrafı değil.

Babam Nurettin “Nuri” Sezer hiçbir zaman tek bir kalıba sığmadı. Oyunculuk yaptı, yapımcılık yaptı, senaryo yazdı, mutfakta çalıştı ve çoğu zaman bir şeylerin gerçekten hayata geçmesini sağlayan asıl adam oldu. 1938'de Kandıra'da doğdu, İstanbul'da tiyatro tozu yuttu, sonradan da Berlin'deki Türk kültür dünyasının demirbaşlarından biri haline geldi.[3][4]

Benim asıl anlamaya çalıştığım hikâye ise İsveç'te geçiyordu. Orada, sinemayla uzaktan yakından alakası olmayan Türkiyeli göçmen işçiler bir anda oyuncu, yapımcı, şoför, mekân sorumlusu ve set ekibi olup çıkmıştı. Tunç Okan ve Tuncel Kurtiz gibi isimlerle el ele verip, aradan yarım asır geçtikten sonra bile hâlâ konuşulan filmlere imza attılar.

Hasan Gül de o işçilerden biriydi. Otobüs filminde oynadı, ardından Gül Hasan filminin hem finansmanına omuz verdi hem de başrolünü sırtladı. Üstelik Nuri'nin canciğer arkadaşı ve iş ortağıydı. Hasan'ın Türkçe verdiği uzun röportaj hem güldürüyor hem burkuyor; çelişkilerle dolu ama bir o kadar da dobra.[1] Kesinlikle tarafsız bir anlatı değil bu. Zaten sözlü tarih dediğin ne zaman tarafsız olmuş ki?

Hasan'ın anlattıklarını Türkçeden Almancaya aktarıp toparladım; otomatik deşifrede çorba olan isimleri düzelttim, tekrarları ayıkladım ve kronolojiyi rayına oturttum. Çetrefilli olaylara dair sözleri doğrudan Hasan'ın ağzından aktardım. Başka tanıkların farklı hatırladığı yerleri de ayrıca belirttim.

Kazandığımız parayla sinema yaparız

Hasan, 12 Haziran 1966'da Konya Kulu'dan kalkıp İsveç'e geldiğinde henüz on altı yaşındaydı. Turist vizesi vardı ama çalışma izni yoktu; üç kişiyle küçücük bir odayı paylaşıyordu. Çay demlemek için dışarıdan parayla sıcak su alırlardı. İsveççe okuyabilen tek bir kişi bile olmayınca marketten alışveriş yapmak bile deveye hendek atlatmaktı. Hasan, bir arkadaşının bilmeden kedi köpek mamasını et konservesi sanıp gururla sofraya koyduğu ânı dün gibi hatırlıyor.

Stockholm'deki ilk işi bir restoranda komilik yapmak oldu. Ama onun aklı başka yerdeydi.

“Ben memlekette dört yıl terzilik yapmışım zaten. Dedim ki: Arkadaş, ben buraya bulaşık yıkamaya gelmedim.”

Gitti bir terzihane buldu, İsveçli ustaların yanında dili söktü ve modelistlik akademisine yazıldı. Okul paralıydı tabii. O da gündüzleri okudu, geceleri bulaşığa koştu. Derken kendi tekstil atölyesini açtı. İşlerin en tıkırında olduğu dönemde, 650 metrekarelik atölyede kırka yakın kişi çalışıyordu; içeride kafeteryası, hatta saunası bile vardı.[1][2]

İşte tam bu dönemde sahneye Nuri girdi.

Nuri, Tuncel Kurtiz'i 1969'daki Anadolu turnesinden tanıyordu. Sonradan işçi olarak İsveç'e gitmiş, orada Hasan'la yedikleri içtikleri ayrı gitmez olmuştu. Önder Özdemir'in Gül Hasan üzerine yazdığı tarihçe bu bağı çok net özetler: Tuncel Nuri'yi tanıyordu, Nuri Hasan'ı; Nuri de sinemacıları Stockholm'de ihtiyaç duydukları insan gücüyle ve imkânlarla buluşturdu.[2][6]

Hasan, Nuri'yi terzihaneye ortak etmeye ikna olduğu o tek cümleyi hiç unutmuyor:

“Kazandığımız parayla sinema yaparız.”

Plan en azından kâğıt üstünde buydu. Atölye para basacak, o parayla da filmler çekilecekti.

Otobüs ve tuvalette kesilen saçlar

Tunç Okan'ın Otobüs filmi, Stockholm'ün göbeğinde bir başlarına terk edilen bir grup kaçak Türkiyeli işçinin hikâyesidir. Etraflarındaki şehir buz gibi, yabancı, zengin ve anlaşılmazdır. Hasan içinse bu macera ortada senaryo falan yokken, bir tuvalette saçlarının kesilmesiyle başladı.

Anlattığına göre, ilk baştaki yapım ekibi dağılınca Hasan'ı Tunç Okan'a Nuri önermiş. Okan başta bir duraksamış. Çünkü Hasan, filmdeki o ezilmiş, gözü korkmuş işçilerden birini oynamak için fazla dik duruyor, kendine fazlasıyla güveniyormuş.

“Tunç dedi ki: Yahu biz ezilen insanları çekiyoruz. Hasan'a baksana, neresi ezilmiş bunun? Ama elde başka adam da yoktu. Dedi ki: Kesin şunun saçlarını. Gittik, tuvalette alelacele saçlarımı kestik. Otobüs macerası öyle başladı.”

Hasan eline hiç senaryo verilmediğini anlatıyor. Okan amatör oyunculara nerede duracaklarını, nereye bakacaklarını, ne kadar ağır hareket edeceklerini bir bir söylüyormuş. Hasan hayatında ilk defa kamera görüyordu. Zaten diğer işçilerin durumu da farklı değildi.

Ama acemi olmaları ortaya çıkan işin kıymetini düşürmedi. Hasan yıllar sonra Otobüs için Türk sinemasının en iyi filmlerinden biri diyecekti; Okan'ın yönetmenliğini ve Güneş Karabuda'nın görüntü yönetmenliğini öve öve bitiremedi. Filmin tamamlanmış halini 1970'lerin sonunda Türkiye'ye döndükten sonra Ankara'da izledi. Hatta sinemadaki teşrifatçı, salon fena halde ikiye bölündüğü için başı belaya girmesin diye oyuncu olduğunu kimseye söylememesi konusunda onu uyarmıştı.

Filmin çekimleri de yapım aşaması da tam bir curcunaydı. Ham görüntülerde teknik arızalar çıktı, bazı sahnelerin baştan çekilmesi gerekti. Politik dedikodulardan ürküp projeden elini eteğini çekenler oldu. Sonrasında ise paranın hesabı, filmin hakları ve film bobinlerinin kimde kalacağı üzerine kıyametler koptu.[1][2]

Hasan, film kutularına el koyan tayfanın içinde olmadığını özellikle vurguluyor. Tunç Okan'ın işçilerin parasının üstüne yattığı yönündeki iddiaları da kestirip atıyor:

“Tunç Okan bizi hiçbir zaman dolandırmadı. Aksine bize kol kanat gerdi, işsiz güçsüz adamlara yemek verdi, paralarını ödeyeceğine söz verdi. Sonra da parayı bulup getirdi, herkesin hakkını kuruşu kuruşuna verdi.”

O dönem işin içinde olan diğer isimler ise bu kavgayı bambaşka anlatıyor. Tuncel Kurtiz, Okan'la aralarında onulmaz bir kırılma yaşandığını söylemişti. Okan ise yıllar sonra Gül Hasan'ın kendisine karşı çekilmiş bir intikam filmi olduğunu iddia etti.[2][6] Hasan'ın anlattıklarını mutlak gerçek kabul etmek doğru olmaz elbette. Ama bu tanıklığın asıl kıymeti, o filmlerin hamurunu yoğuran büyük kavganın tam göbeğinde duran bir adamın gözünden olan biteni aktarması.

Nuri aslında ne yaptı?

Nuri'nin buradaki rolü, jenerikte adının yazmasından çok daha büyüktü. Normal şartlarda yan yana gelmesi imkânsız olan dünyaları buluşturdu.

Türkiye'den tiyatro geçmişi vardı. Tuncel Kurtiz'i iyi tanıyordu. İsveç'te ise hem Hasan'a yakındı hem de atölye çevresindeki göçmen işçi ortamının nabzını tutabiliyordu. Bu köprü sayesinde sinemacılar oyuncuya, mekâna, arabaya, insan gücüne ve nihayetinde paraya ulaştı. İşçiler ise o güne kadar kendilerini sadece uzaktan ve dışarıdan izleyen bir sanat mecrasının bizzat mutfağına girdi.

Hasan'ın Nuri'ye dair anlattıkları hiç de öyle tozpembe değil. Dostluktan, güvenden söz ettiği kadar paradan, borç harçtan ve hayal kırıklıklarından da dem vuruyor. Nuri'yi atölyeye ortak etmesini, ona duyduğu güvene ve yaşça kendisinden büyük olmasına bağlıyor. Bir dediğini iki etmemiş. Gelgelelim ortaklık en sonunda çatlamış ve Hasan atölyenin dağılması yüzünden içinde büyük bir kırgınlık ve öfkeyle kalmış.

Her şey güllük gülistanlıkmış gibi sahte bir anma yazısı kaleme almak, aralarındaki ilişkinin gerçek ağırlığına haksızlık olur. İkisi de bir yandan atölye işletip bir yandan film kotarmaya çalışan gurbetçilerdi. Dostluk, para, siyaset ve sinema hayatlarında hiçbir zaman birbirinden ayrılmadı.

Kavgadan doğan film: Gül Hasan

Otobüs etrafında patlak veren krizin ardından Tuncel Kurtiz İsveç'te Gül Hasan'ı çekti. Film 1978'de çekildi, 1979'da gösterime girdi. Nuri yapımcı, ortak senarist ve oyuncu olarak taşın altına elini koydu. Hasan işin bir kısmını finanse etti, üstüne bir de başrolü üstlendi. Nuri'nin filmdeki emeği resmi arşiv kayıtlarında da yer alır. Gül Hasan daha sonra Antalya Film Festivali'nden senaryo ödülüyle döndü.[2][3]

Hikâye, Kurtiz'in oynadığı Türkiyeli bir yönetmenin İsveç'e gelip “sizin filminizi yapıyorum” diyerek göçmen işçileri sömürmesini anlatır. Yönetmenin adı Bay Okan'dır; Tunç Okan'a yapılan gönderme kabak gibi ortadadır. Böylece Otobüs setinde yaşanan şahsi kavga, yeni filmin uluorta anlatılan hikâyesine dönüştü.

Hasan bu filmde de önceden senaryo görmeden oynadığını anlatıyor. Para pul, arabalar, mekânlar, bağlantılar ve sette gereken ne varsa hepsini sırtladı. Ama filmin kurgulanmış halini görünce içi hiç rahat etmedi.

“Gül Hasan için bana senaryo bile vermediler. Tuncel bize ne yapacağımızı söylemiyordu ki. Filmi sırf diyaloglarla idare etti.”

Hasan, filmde Okan'ın işçileri çarptığı yönündeki imaları da içine sindiremedi. Ona göre film, başkalarının Okan'a yaşattığı haksızlıkları tutup Okan'ın sırtına yüklüyordu.

Hasan burada sırf eski dostları diye Nuri'yi de Tuncel'i de kayırmıyor. Neyi eğri gördüyse lafı dolandırmadan söylüyor. Ama diğer yandan, kendisini sinemayla tanıştıran insanların da bizzat onlar olduğunu inkâr etmiyor.

Hasan bu çelişkiyi çözmeye çalışmıyor. Onun adına bu düğümü çözmek de bana düşmez.

İşçiler gerçekten öyle miydi?

Bazı Türk eleştirmenler Otobüs'ü işçi göçmenleri aşağılamakla suçladı, çünkü film onları korkmuş, şaşkın ve etraflarındaki modern şehri anlayamaz halde gösteriyordu. Hasan bu okumayı reddediyor.

Anlattığı hikayeler neredeyse gerçek olamayacak kadar aşırı geliyor, çünkü göçün kendisi de aşırı olabiliyordu. Bir kuzeni bir keresinde Stockholm Merkez Garı'nda çıkışı bulamadan koca bir gün geçirmiş. Bazı yeni gelenler, kravatı bir daha asla bağlayamayacaklarından korktukları için aylarca aynı kravat düğümünü çözmeden takmışlar. Köylerden gelen adamlar büyük şehirleri ilk kez, çalışmak için yurtdışına gittiklerinde görmüşler.

Hasan bu hikayeleri onlarla dalga geçmek için anlatmıyor.

"Dünyanın en dürüst insanlarıydı. Çalıştılar, mücadele ettiler. Hayatlarını karıları ve çocukları için feda ettiler. Umarım çocukları daha ileri gidebilmiştir."

Ona göre Otobüs ne korkuyu ne de şaşkınlığı uydurmuş. Hatta daha kötü hikayeler anlatılmadan kalmış, diyor. Film bir yolculuğun ilk aşamasını gösteriyordu. Bu işçilerin sonradan neler inşa ettiğini göstermiyordu.

Hasan'ın kendisi bunun kanıtı. On altı yaşında geldi, bulaşık yıkadı, diller öğrendi, terzilik eğitimi aldı ve bir fabrika kurdu. Bunun büyük bir kısmını sonra yine kaybetti.

Hiç dönmeyen film

Hasan daha sonra Dönemeyenler adında bir film çekmeye çalıştı, Türkçesi kabaca "Geri dönemeyenler" demek. Göç hikayesinin devamı olarak düşünülmüştü. İsveç'teki altı işçi Türkiye'ye dönmek istiyor ama hayat araya girdiği için yurtdışında kalıyorlar.

Yazar Selim İleri ile birlikte hikayeyi geliştirdi ve tanınmış Türk oyuncularla görüştü. Proje yönetmenlik, haklar, para ve film malzemesi üzerine çıkan anlaşmazlıklarda takılıp kaldı. Sonra Hasan Türkiye'ye gitti. 1980 askeri darbesinden sonra ve askerlik hizmetiyle ilgili sorunlar yüzünden yıllarca İsveç'e dönemedi. Atölyesi kapandı. Makineler kayboldu. Film hiç tamamlanamadı.[1][2]

İsim otobiyografik oldu. Hasan geri dönemeyen insanlar hakkında bir film çekmek istiyordu. Sonra kendisi onlardan biri oldu.

Sonunda İsveç'e döndüğünde fabrika ve şirketinin eski büyüklüğü yok olmuştu. Başka işler denedi. Bazıları yürüdü, bazıları battı. Bu yıllar hakkında, ne kurban ne de kahraman yapılmak istenmeden konuşuyor.

"Geriye bakıp nerede hata yaptım diye sorduğumda, yaptığım neredeyse her şey bir hataydı. Yaptığım en iyi şey mesleğimdi. İşim bana saygınlık, temizlik ve bir gelir verdi. Para geldi ve gitti."

Jeneriğin göstermediği

Sıradan bir biyografi temel bilgileri verir. Nurettin Sezer 10 Ekim 1938'de Kandıra'da doğdu ve 14 Nisan 2014'te Berlin'de öldü. Tiyatroda, sinemada, yapımcılıkta ve senarist olarak çalıştı. Filmleri arasında Otobüs, Gül Hasan, Bereketli Topraklar Üzerinde, Kardeşim Benim, Polizei ve Evet, ich will! sayılabilir.[3][5]

Jenerik, Hasan'ın anlattığı emeği göstermiyor.

Nuri bağlantılar kurdu. Sınırların ötesinde ilişkileri ayakta tuttu. İsveç'teki Türk tiyatrocuları işçi dünyasıyla bir araya getirdi ve işçileri sinemaya taşıdı. Sanatla sıradan emek arasında gidip geldi, onları ayrı hayatlar gibi görmeden. Bir terzi dükkanının parası bir filmi finanse edebiliyordu. Bir işçi oyuncu olabiliyordu. Bir dostluktan bir yapım şirketi doğabiliyor, ardından bir kavga çıkabiliyordu.

O aynı zamanda benim babamdı.

Hasan'ın anlatısının benim için övücü olması gerekmiyor. Bu insanların birbirlerini nasıl hatırladığı konusunda dürüst olması gerekiyor. Nuri burada bir arabulucu, organizatör, hayalperest, zor bir iş ortağı ve sinemanın o an elde ne varsa onunla yapılabileceğine inanan bir adam olarak görünüyor.

Hasan, Nuri'nin "Kazandığımız parayla sinema yapıyoruz" sözünü hatırlıyor. Öyle de yaptılar. Sonuç kaotikti, pahalıydı, politik olarak yüklüydü ve kişiseldi.

Hasan hikayesini, unutamadığım bir cümleyle bitiriyor.

"Kamuoyu beni fark etti ama benden ne istediğini anlamadım."

Bu cümleyle Nuri'nin vaadi arasında, onların göçmen sineması anlayışı yatıyor: paralarını kendi elleriyle kazanan, onu filmlere yatıran, bu filmlerin anlamı üzerine tartışan ve tartışmalar çözülmeden kalırken hâlâ dolaşımda olan eserler bırakan insanlar.

Bu makale, Tayfun Luxembourgeus'un Stockholm'de Hasan Gül ile yaptığı Türkçe sözlü tarih röportajının Almanca bir uyarlamasıdır. Metni açıklık ve yapı için çevirdim ve düzenledim. Orijinal dilde tekrarlar, yarım kalan cümleler ve otomatik transkripsiyon yüzünden bozulmuş isimler var. Tartışmalı ifadeler, bağımsız olarak doğrulanmış olgular olarak değil, Hasan'ın anıları olarak aktarılıyor. Ek bağlam, Önder Özdemir'in Sinematek araştırmasından ve yayınlanmış film kataloglarından geliyor.

Kaynaklar

[1] Hasan Gül ile video röportaj, Tayfun Luxembourgeus tarafından kaydedildi

[2] Önder Özdemir: Tuncel Kurtiz’in Gül Hasan filmi ve Hasan Gül’ün öyküsü

[3] Nuri Sezer: Biyografi ve filmografi

[4] Ballhaus Naunynstraße: Nuri Sezer

[5] IMDb: Nuri Sezer

[6] Tuncel Kurtiz ile röportaj, 2010