Teori ve Gerçek 2026
Özetle: 2005'te lise bitirme sınavımda manipülasyondan tamamen korunmanın mümkün olmadığını yazmıştım. Bugün manipülasyon sıralama, profiller, arayüzler, ödeme yolları ve yapay zeka üzerinden yürüyor. Asıl soru şu: ne gördüğümüze ve neye inandığımıza karar veren makine kime ait?
Deutsch dilinden makine çevirisidir. Esas olan orijinalidir: Orijinalini oku.
Şu dillerde de var Deutsch.
Medya, Algoritmalar ve Yapay Zekayla Kitlelerin Manipülasyonu

Aralık 2005'te lise bitirme tezimde öyle bir cümle kurmuşum ki, bugün bile tek kelimesine dokunmama gerek yok.
„Bana göre manipülasyondan tamamen korunmak imkansızdır.“
O zamanlar medyanın ve teknolojinin kitleleri nasıl manipüle ettiğine kafa yoruyordum. Çin'deki basın sansürünü, izlenen e-postaları, George Orwell'ın 1984'ünü, Neil Postman'ın Televizyon: Öldüren Eğlence'sini, Vance Packard'ın Gizli İkna Taktikleri'ni, Machiavelli ve Maurice Joly'yi, fotoğraflarla oynamayı, bilgisayar korsanlarını, veritabanlarını ve internetin büyümesini yazmıştım.
Bunların çoğu o günlerde spekülasyon gibi duruyordu, kulağa bilimkurgu gibi geliyordu. Tezimde, kurguyla gerçeğin giderek birbirine karıştığını ve bir gün ikisini birbirinden ayırmanın çok zor olabileceğini söylemiştim. İşte tam olarak bu oldu.
2005'te dünyada yaklaşık 1,07 milyar internet kullanıcısı olduğunu tahmin ediyordum. Uluslararası Telekomünikasyon Birliği, 2025 için internette şimdiden altı milyar insan olacağını öngördü. Bu da dünya nüfusunun neredeyse dörtte üçü demek, ITU verileri böyle diyor.
Manipülasyon böylece çok daha geniş bir kitleye ulaştı ama şekil de değiştirdi. Artık daha kişisel, daha hızlı ve daha görünmez.
Tezimin başlığı Teori Gerçeğe Karşı idi. Çoğu zaman insana inanılmaz gelen o gerçeklikle, manipülasyonun teorik imkanlarını kıyaslama çabasıydı. Bugün artık teori gerçeğin karşısında falan durmuyor. Doğrudan teknik altyapımızın bir parçası haline geldi.
1. Manipülasyon Yalan Olmak Zorunda Değil

Tezimde manipülasyonu, bir insanın bilerek ama hissettirmeden etkilenmesi olarak tanımlamıştım. Bu tanım bugün hala geçerli.
Ama çok önemli bir şey değişti. İnsanları manipüle etmek için artık onlara yalan yanlış bilgiler vermenize gerek yok. Hangi doğru bilgiyi ilk önce göreceklerine, hangisini sonra göreceklerine ve hangisini asla göremeyeceklerine karar vermek yetiyor. Böylece sıralama mesajın kendisi oluyor, tekrar gerçeğe dönüşüyor, hiç görmediğin şeyin ise hiçbir önemi kalmıyor.
Eskiden bir gazetenin yazı işleri manşete neyin çıkacağına karar verirdi. Sonra televizyon kanalları akşam haberlerinde hangi görüntülerin yayınlanacağını seçmeye başladı. Bugünse buna her bir kullanıcı için yapay zeka tabanlı bir sistem tek tek karar veriyor.
Meta'nın kendisi bile iki milyardan fazla kullanıcının Facebook akışının makine öğrenimiyle kişiye özel sıralandığını söylüyor. TikTok da videoların her kullanıcının ilgi alanlarına ve tepkilerine göre puanlandığını ve özel bir sırayla öne çıkarıldığını anlatıyor, TikTok Newsroom sayfasında yazıyor bu.
Tabii tek başına bu bir manipülasyon kanıtı sayılmaz. Sonuçta her gazete haberleri sıralamak, her televizyon kanalı da yayın akışını planlamak zorunda. Tek fark şu: Eskiden milyonlarca insan aynı manşeti görürdü, bugünse herkes kendi gerçekliğini izliyor.
2. Çin'deki Bir E-Postadan Görünmez Sıralamaya

Benim tez bir Çin seyahatiyle başladı.
Tiananmen Meydanı'nda 4 Haziran 1989 olaylarını araştırdım. Bir devletin tarihi bir olayı nasıl bastırabileceğini, hatta halkının büyük bir kısmının hafızasından nasıl silebileceğini anlamaya çalıştım.
Jan Wong'un görgü tanıklığı anlatılarındaki bir hikaye beni özellikle çok etkilemişti. Çinli bir aşçı, protestoların şiddetle bastırıldığı sırada gazetecilere gizlice yemek taşımış ve bunu şu sözlerle açıklamıştı.
„Dünyaya ne olduğunu onlar anlatacak.“
İşte özgür medyanın bütün anlamı bu tek cümlede saklı. Bir şeyler yaşanır, insanlar bunu görür. Ama biri bunu haber yapmadıkça ve diğerleri de o habere ulaşamadıkça, yaşananlar kamusal gerçekliğin bir parçası olamaz.
Berlin'e döndüğümde, Çin'deki ev sahibimle birlikte oraya içinde „democracy“ ve „human rights“ gibi kelimeler geçen e-postalar atmayı denedik. Mesajlar asla yerine ulaşmadı. Bu kelimeleri çıkardığımızdaysa tıkır tıkır gitti. O zamanlar bu durum bana otomatik sansürün dehşet verici bir örneği gibi gelmişti.
Bugün bir mesajı teknik olarak engellemenize bile gerek yok. Gönderilebilir, yayınlanabilir, kaydedilebilir ama yine de pratikte tamamen görünmez kalabilir. Bir yazı internettedir ama neredeyse hiç erişim almaz, bir arama sonucu vardır ama 20. sayfadadır, bir video on milyon yerine sadece yüz kişiye gösterilir. Üstelik kimsenin bunu yasaklamasına da gerek kalmaz. Yani modern sansür çoğu zaman hiçbir şeyi silmez, sadece sıralar.
Avrupa Birliği artık bu gücün en azından bir kısmını görünür kılmaya çalışıyor. Dijital Hizmetler Yasası, dev platformlara diğer yükümlülüklerin yanı sıra öneri sistemlerinin en önemli parametrelerini açıklama ve kullanıcının kişisel profiline dayanmayan bir seçenek sunma zorunluluğu getiriyor. Digital Strategy Europe bunu böyle açıklıyor.
Böyle bir yasanın gerekli hale gelmiş olması bile, bir öneri algoritmasının elinde ne kadar büyük bir siyasi ve toplumsal güç olduğunu gösteriyor zaten.
3. Machiavelli'nin Yapay Zekaya İhtiyacı Yoktu

Genelde modern manipülasyonun internetle ortaya çıktığı söylenir, bu külliyen yanlış.
Maurice Joly, Cehennemde Machiavelli ile Montesquieu'nün Diyaloğu kitabında iki düşünürü kurgusal bir sohbette karşı karşıya getirir. Joly'nin Machiavelli'si, demokratik bir sistemin neredeyse hiç hissettirilmeden otoriter bir rejime nasıl dönüştürülebileceğini anlatır.
Bunu yaparken basını öyle dümdüz yasaklamak istemez, çünkü yasaklamak fazla göze batar. Bunun yerine lisanslar, vergiler, ekonomik baskılar ve rejimin kendi gazeteleri devreye girer. Böylece muhalif sesler teoride var olabilir ama pratikte hiçbir etkileri kalmaz.
Hakların bilerek muğlak tanımlandığı bölüm bugün için bile inanılmaz güncel. Joly'nin Machiavelli'si modern temel hakları genel olarak tanıdığını, ama bunları tek tek ve net bir şekilde hiçbir yere yazmadığını söyler, mealen şöyle der:
„Hepsini tek tek saymazsam, sanki hepsini tanıyormuşum gibi görünür, ama iş ciddiye bindiğinde hiçbirini tanımam.“
Hükümdar böylece ileride tek tek hakları bir olağanüstü hal kararnamesiyle kısıtlama özgürlüğünü elinde tutar.
Bugün artık bunların çoğuna devletten basın lisansı alarak değil, bir kullanıcı hesabı açarak maruz kalıyorsun. Bir uygulamanın App Store'a kabul edilmesi gerekir, bir kanalın para kazanmaya devam etmesi gerekir, bir şirketin platform kurallarına uyması gerekir, bir satıcının pazaryerine erişimi olması gerekir, bir geliştiricinin API'ye ihtiyacı vardır ve bir gazetecinin erişime ihtiyacı vardır.
Yeni lisansların sadece isimleri farklı. Artık onlara hesap, sıralama, onay rozeti, monetizasyon ve erişim diyoruz.
Bir platform hiç kimsenin konuşmasını yasaklamadığını iddia edebilir. Belki sadece görünürlüğünü kısmıştır, reklam gelirlerini kesmiştir ya da teknik altyapıya erişimini engellemiştir. Sonuç tamamen aynı kapıya çıkar.
Bunun için arkada büyük bir komplo dönmesine bile gerek yok. Dikkat çekmeyi ve sitede tutmayı maksimize eden bir iş modeli, halkın onayını maksimize etmek isteyen siyasi bir sistemle tamamen aynı sonuçları doğurabilir.
4. Artık Birlikte Eğlenerek Ölmüyoruz

Neil Postman, Televizyon: Öldüren Eğlence kitabında televizyonun ne hakkında bilgi sahibi olacağımızı ve bu konu hakkında nasıl düşüneceğimizi belirlediğini savunmuştu. Bilginin eğlence formatında sunulması gerekiyordu. Karmaşık bir siyasi mesele bir skandala, bir felakete veya ünlü birine karşı tutunamazdı. Yeterince eğlenceli olmayan her şey yayından kaldırılırdı.
O zamanlar Postman'a her konuda hak vermemiştim, çünkü yazılı medya da insanı manipüle edebilir. Ama ana fikri inanılmaz derecede ileri görüşlüydü. Postman'ın hafife aldığı şey ise televizyondan sonra neyin geleceğiydi.
Televizyon aynı yayını milyonlarca izleyiciye birden yapıyordu. Bugünün akışı ise her insana özel ayrı bir yayın hazırlıyor. Bir videoya ne kadar süre baktığımızı, neyi kaydırıp geçtiğimizi, neyi beğendiğimizi, neye öfkelendiğimizi ve hangi gönderiye geri dönüp tekrar baktığımızı takip ediyor. Kullanıcı sistemi eğitiyor, sistem de kullanıcıyı eğitiyor.
Algoritmanın bunu yapmak için siyasi bir niyete falan da ihtiyacı yok. Sadece bizi platformda birkaç saniye daha fazla tutma ihtimali en yüksek olan içeriğin hangisi olduğunu tahmin etmesi yetiyor.
Sonuç mu? Öfkenin sağduyudan, korkunun belirsizlikten, kesin bir iddianın ise dürüst bir sorudan çok daha iyi iş yaptığı bir medya dünyası.
Yani artık birlikte eğlenerek ölmüyoruz. Herkes kendi eğlencesini, kendi düşmanlarını, kendi korkularını ve kendi hakikatini ayrı ayrı tüketiyor.
5. Orwell'in tele-ekranı artık cebe sığıyor

George Orwell 1984 romanında tele-ekranı anlatmıştı. Bu alet hem devletin propagandasını yayınlıyor hem de vatandaşı gözetliyordu. Gizli mikrofonlar, Düşünce Polisi ve Sevgi Bakanlığı da sistemi tamamlıyordu.
2005'te bu konuda yazdığımda aklıma gelen ilk örnekler mobese kameraları, evlere yerleştirilen dinleme cihazları ve iş yerindeki bilgisayarların denetlenmesiydi.
Bugün o tele-ekranı yanımızda gönüllü olarak taşıyoruz. Nerede olduğumuzu biliyor. Mesajlarımız, rehberimiz, fotoğraflarımız, randevularımız, arama geçmişimiz, hatta bazen sağlık verilerimiz bile onda. Ödeme yaparken, yol bulurken, sevgili ararken, çalışırken ya da siyaset tartışırken hep onu kullanıyoruz.
Orwell'in anlattığı dünyadan farkı, daha az veri toplanması değil. Fark şu: Bu aleti kendi paramızla alıyoruz, düzenli olarak şarj ediyoruz, üstüne bir de bize daha kişisel öneriler sunsun diye yalvarıyoruz.
Amerikan Federal Ticaret Komisyonu (FTC), 2024 tarihli bir raporunda büyük sosyal ağların ve video platformlarının devasa miktarda kişisel veri toplayıp bunları paraya çevirdiği sonucuna vardı. Kurum bu uygulamaları açıkça "vast surveillance", yani kitlesel gözetim olarak adlandırdı. Detayları Federal Ticaret Komisyonu raporunda görebilirsin.
FTC'nin diğer davaları da veri simsarlarının nokta atışı konum verileri sattığını ortaya koydu. Bu verilerle insanların hangi kliniğe, hangi ibadethaneye ya da hangi kadın sığınağına gittiği bile takip edilebiliyordu. Birçok şirkete bu tarz hassas konum verilerini satma yasağı getirildi. Bunu da Federal Ticaret Komisyonu duyurdu.
Yani Big Brother'ın artık herkesi 7/24 bizzat izlemesine gerek kalmadı, istatistiksel bir profil yetiyor da artıyor. Sistemin senin tam olarak ne düşündüğünü bilmesi de şart değil. Bir sonraki adımda neye tıklayacağını, neyi satın alacağını, kime oy vereceğini ya da neden korkacağını yüksek ihtimalle tahmin etmesi yetiyor.
6. Gizli iknacıların elinde artık tepkilerimiz var

Vance Packard, Çaktırmadan İkna Edenler kitabında reklam sektörünün arzuları, korkuları ve özlemleri tetiklemek için psikolojiyi nasıl kullandığını anlatmıştı.
Bunun önemli bir parçası da "katılım ilkesi"ydi. İnsanların sürece katılması hedefleniyordu, yani satın alması, oy vermesi, biriktirmesi ya da bir akıma katılması gerekiyordu. Reklamlar böylece bir üründen çok daha fazlasını, bir yere ait olma hissini satıyordu.
Bugün bu katılım meselesi doğrudan arayüzün içine gömülü durumda. Beğen, paylaş, takip et, abone ol, puan ver, sıradaki bölüme geç, seriyi bozma. Kullanıcının sadece tüketmesi yetmiyor, sürekli sinyal üretmesi isteniyor.
Bu sinyallerin her biri profili daha da keskinleştiriyor. Sistem hangi rengin, hangi cümlenin, hangi yüzün, hangi siyasi duruşun ya da hangi korkunun sende işe yaradığını tek tek öğreniyor.
Packard'ın bahsettiği reklamcılar kitleler hakkında genel varsayımlar yapmak zorundaydı. Bugünün sistemleri ise milyonlarca varyasyonu aynı anda test edip gelen tepkilerden ders çıkarabiliyor. Reklam sektörü artık sadece 25-35 yaş arası erkekleri neyin ikna edeceğini sormuyor. Dün gece kötü uyumuş, internette borçlarını nasıl kapatacağını aramış ve az önce üç tane öfkeli video izlemiş olan tam olarak seni bu akşam neyin ikna edeceğini soruyor.
Siyasi reklamlar da aynı araçları kaptı. Bu yüzden bugün propaganda artık propaganda gibi durmuyor, doğrudan "sana özel içerik" gibi görünüyor.
7. Gerçek profesyoneller ve imkanların gücü

Eski çalışmalarımda Tron adıyla bilinen Boris F., Karl Koch ve Kevin Mitnick gibi isimleri incelemiştim.
Amacım bu insanlar hakkındaki her komplo teorisini doğru kabul etmek değildi. Beni başka bir soru ilgilendiriyordu: Teknik yeteneği olan tek bir kişi neler yapabilir ve o zaman devletlerin, istihbarat servislerinin, dev şirketlerin elinde kim bilir ne imkanlar vardır?
Kevin Mitnick hakkında Die Zeit gazetesinden şu cümleyi alıntılamıştım:
"Gerçek profesyoneller asla yakalanmaz."
Bugün eski hacker yöntemlerinin çoğu koca bir sektöre dönüştü. Eski saldırganlar güvenlik uzmanı olarak çalışıyor, şirketler kendi sistemlerini hackletmek için Red Team'ler tutuyor, devletlerin kendi siber orduları var.
Kavramlar değişti. Hacker dediğin adam artık güvenlik araştırmacısı, istihbarat çalışanı, taşeron ya da yazılımcı oldu. Ama temel soru hiç değişmedi: Bir sistemi gözetleme, değiştirme veya fişini çekme gücü kimin elinde, bu insanları kim denetliyor ve orada gerçekte ne döndüğünü kim kontrol edebilir?
Bir şeyin teknik olarak yapılabilmesi, ille de kötüye kullanıldığı anlamına gelmez ama ortaya muazzam bir güç çıkarır.
Yapay zeka ile bu iş bir basamak daha atladı. Makine artık sadece izlemekle kalmıyor, içerik üretiyor, kararları hazırlıyor ve bağlı olduğu araçlarla doğrudan harekete geçebiliyor. Neler istediğimizi biliyor ve giderek daha fazla bizim adımıza hareket edebiliyor.
Bu yüzden yetkilendirme meselesi acayip kritik bir hale geldi. Bir sistem sadece okuyabilir mi, yazabilir mi, mesaj gönderebilir mi, ödeme yapabilir mi, sözleşme imzalayabilir mi ya da bizim adımıza uluorta konuşabilir mi? Önümüzdeki yılların siyaset felsefesi biraz da teknik erişim yetkileri üzerinden yazılacak.
8. Başkanın Adamları için artık film stüdyosu gerekmiyor

Başkanın Adamları (Wag the Dog) filminde, başkanın bir skandalını örtbas etmek için sahte bir savaş uydurulur. Bir Hollywood yapımcısı görüntüleri ayarlar, bir kadın oyuncu yeşil ekranın önünde koşturulur, arkaya müzik, haber bültenleri ve duygusal hikayeler döşenir ve bu kurgu gerçekmiş gibi yutturulur.
2005'te bu film üzerine yazdığımda böyle şeyler teknik olarak mümkündü ama çok zahmetliydi. Stüdyolar, uzmanlar, oyuncular ve ana akım medyaya erişim lazımdı. Bugün ise tek bir kişi bile gerçeğinden ayırt edilemeyen görüntüler, sesler ve videolar üretebiliyor.
2024'te New Hampshire'daki ABD ön seçimleri öncesinde Joe Biden'ın yapay zeka ile taklit edilmiş sesiyle otomatik telefon aramaları yapıldı. Telefondaki ses insanlara ön seçimde oy kullanmamalarını söylüyordu. Amerikan İletişim Komisyonu (FCC) bu olaydan sonra, otomatik aramalarda kullanılan yapay zeka seslerini yürürlükteki yasalara göre resmen yapay ses sınıfına soktu. Detaylar FCC belgelerinde var.
O dönemki çalışmamın en can alıcı sorusu şuydu:
"Gerçeklik değiştirildiğinde, bunun ne kadar açık bir şekilde belirtilmesi gerekir ve bu ne kadar mümkündür?"
Bu soru bugün çok daha can alıcı. 2 Ağustos 2026'dan itibaren Avrupa Birliği'nde AI Act kapsamındaki bazı şeffaflık kuralları yürürlüğe giriyor. İnsanların doğrudan bir yapay zeka sistemiyle mi konuştuğunu, yoksa önlerindeki içeriğin yapay olarak mı üretilip manipüle edildiğini anlaması gerekecek. Üretken yapay zeka sağlayıcıları da makine tarafından okunabilir etiketleri zorunlu kılmak zorunda kalacak. Digital Strategy Europe meseleyi böyle açıklıyor.
C2PA gibi teknik standartlar da dijital içeriğin kaynağını ve üzerinde yapılan oynamaları kriptografik olarak kayıt altına almayı hedefliyor. Ama C2PA bile bu kaynak verilerinin içeriğin doğru olup olmadığını kanıtlamadığını açıkça söylüyor. Bunlar sadece belirtilen kaynak verilerinin teknik olarak kurcalanmadığını ve güvenilir bir şekilde imzalandığını gösteriyor. Aynen C2PA Spesifikasyonu metninde yazdığı gibi.
Bu bir ilerleme tabii, ama sorunu sadece kısmen çözüyor. Etiket konmayabilir, metadata silinebilir, gerçek bir video bağlamından koparılabilir ya da gerçek bir kayıt tamamen yanlış bir açıklamayla sunulabilir.
Üstelik ortaya yepyeni bir dert daha çıkıyor: Kusursuz sahteler üretilebildiği anda, gerçek kayıtları da sahte diye yaftalamak mümkün hale geliyor. O zaman soru bu görüntünün montaj olup olmamasından çıkıyor. Asıl soru şu oluyor: Bu olay gerçekten yaşandı mı, yaşanmadı mı?
9. Gerçeklik Bakanlığı artık merkeziyetsiz bir hal aldı

Orwell'ın 1984 kitabında, tarihi kayıtları sürekli partinin o anki çizgisine göre değiştiren bir Gerçeklik Bakanlığı vardı.
Bugün ise bu işi üstlenen bir sürü yapı var. Devletler, haber kanalları, sosyal ağlar, arama motorları, influencerlar, PR ajansları, yapay zeka sistemleri ve milyonlarca bireysel kullanıcı; hepsi aynı anda toplumsal gerçeklik üzerinde çalışıyor.
Bazıları bilerek dezenformasyon yayıyor, bazıları ise buna inandığı için papağan gibi tekrarlıyor. Kimisi bir videoyu manipülatif şekilde kurguluyor, kimisi de sadece kendi siyasi görüşüne uyduğu için videonun bir kısmını cımbızlayıp paylaşıyor.
Yani bugünün bilgi dünyası hem merkeziyetçi hem de kaotik. Az sayıda platform teknik dağıtımı kontrol ederken, milyonlarca insan içerik üretiyor ve otomatik sistemler neyin görünür olacağına karar veriyor. Üstelik bu yapı, sansüre karşı otomatik bir koruma da sağlamıyor.
Freedom House'un 2025 verilerine göre, dünyada internet özgürlüğü art arda on beşinci yılında da geriledi. İnterneti, hiç olmadığı kadar kontrol edilen ve manipüle edilen bir yer olarak tanımladılar. Sınır Tanımayan Gazeteciler de 2026'da basın özgürlüğünün son 25 yılın en düşük seviyesinde olduğunu bildirdi; detaylara Freedom House üzerinden bakabilirsin.
Tabii her ülkeyi ve her sistemi bir tutmamak lazım. Bir gazetecinin hapse girmesiyle, bir paylaşımın platform kurallarını ihlal ettiği için silinmesi farklı şeyler. Devletin interneti bant daraltma yoluyla engellemesiyle, kötü kurgulanmış bir öneri algoritması da aynı değil.
Ancak tüm bu örneklerin arkasında aynı temel siyasi soru yatıyor: Hangi bilginin görünür olacağına kim karar veriyor ve hakkı yenen kişinin bu karara itiraz etme şansı ne?
Digital Services Act (Dijital Hizmetler Yasası) artık platformların içerik kaldırdığında veya görünürlüğü kısıtladığında açıklama yapmasını zorunlu kılıyor. Bu gerekçeler kamuya açık bir şeffaflık veri tabanında toplanıyor; Digital Strategy Europe konuyu böyle anlatıyor. Bu durum bile, teknik moderasyon kararlarının çoktan siyasi bir sürece dönüştüğünü kanıtlıyor.
10. Siyasi güç demek, aynı zamanda medya gücü demektir

Çalışmalarımda şöyle yazmıştım:
“Aynı zamanda bir medya gücü olmayan siyasi bir gücün, dünyanın hiçbir ülkesinde var olması pek mümkün değildir.”
O zamanlar siyasi partilerin gazete ortaklıklarını, devlet radyolarını, "Volksempfänger" denilen o eski radyo cihazlarını, Çin haber ajansı Xinhua'yı ve Rusya'nın istenmeyen haberler üzerindeki kontrolünü incelemiştim.
Bugün bir siyasi gücün mutlaka bir gazetesi olması gerekmiyor. Platformlara erişiminin olması, bunların çalışma mantığını kavraması ve algoritmaları içerikle beslemek için yeterli bütçeye veya trollerden oluşan destekçilere sahip olması yetiyor.
Aynı zamanda platformların kendileri de birer siyasi güç haline geldi. Aldıkları kararlar seçim kampanyalarını, toplumsal tartışmaları, protestoları, ekonomiyi ve savaşları doğrudan etkiliyor. Bir devlet yasa çıkarabilir, ama bir platform milyonlarca insanın bilgiye ulaşma şeklini bir gecede değiştirebilir.
Elbette platformlar hükümet değil; ne aynı meşruiyete ne de aynı devlet şiddeti araçlarına sahipler. Tam da bu yüzden sahip oldukları güç bir sorun teşkil ediyor; çünkü aslında kamusal görevler üstlenirken özel şirket olarak kalmaya devam ediyorlar.
11. Postaneden eBay’e, eBay’den yapay zekaya

Teknik ilerleme üzerine yazdığım bölümün sonunda, 2005 yılında şöyle demiştim:
“Başlangıçta eBay postaneye muhtaçtı, şimdi ise postane eBay’e muhtaç.”
Bu cümle, yeni teknolojilerle güç dengelerinin ne kadar hızlı tersine dönebileceğini göstermek içindi. Önce yeni bir platform mevcut altyapıya ihtiyaç duyar, sonra eski altyapı o platforma bağımlı hale gelir.
Sosyal ağlarda da tam olarak bu yaşandı. Başlangıçta bizim arkadaşlarımıza, fotoğraflarımıza, metinlerimize ve tartışmalarımıza ihtiyaçları vardı; çünkü kullanıcı olmadan ortada ne içerik ne de değer vardı. Bugün ise şirketler, sanatçılar, politikacılar ve hatta toplumsal tartışmaların tamamı bu platformlara göbekten bağlı.
Yapay zekada da benzer bir tablo şekilleniyor. Önce sistemlerin insanların yazdığı metinlere, görsellere, kodlara ve geri bildirimlere ihtiyacı oluyor. Sonrasında ise giderek daha fazla insan bu sistemlerin sunduğu cevaplara, aldığı kararlara ve araçlara bağımlı hale gelebilir.
Arama motoru bize farklı kaynaklar gösteriyordu, yapay zeka sistemi ise tek bir cevap üretiyor; bu ikisi arasında dağlar kadar fark var. Sadece tek bir yanıt alan kişi, nelerin dışarıda bırakıldığını, hangi kaynakların birbiriyle çeliştiğini ve durumun aslında ne kadar belirsiz olduğunu daha az fark eder.
Yani yeni medya gücü artık sadece bilgi yaymak değil, bilgiyi filtreleyip özetlemek ve böylece kullanıcının kendi başına neleri kontrol edip etmeyeceğine daha en baştan karar vermek anlamına geliyor.
12. Mülkiyet aynı zamanda siyasi bir meseledir

Eski çalışmamda daha çok bilgiye odaklanmıştım. Bugün sorunu daha geniş bir perspektiften görüyorum. İletişimimizi, kimliğimizi, yapay zekamızı ve paramızı kim kontrol ediyorsa, hareket özgürlüğümüzün bir parçasına da o sahip demektir.
Bu yüzden bugün Open Source, self-custody (şahsi velayet) ve dijital nakit para gibi konular üzerinde çalışıyorum. Başka bir bağlamda şöyle demiştim:
“Financial Freedom. Nuri lets you control and own digital cash with your own keys and without a bank.”
Daha da kısa özetlersek:
“Own your bitcoin, use it like cash.”
Bu cümleler ilk bakışta ürün tanıtımı gibi gelebilir. Ama benim için bunlar, 2005'teki çalışmamdakiyle aynı siyasi soruyu barındırıyor: Altyapı kime ait?
Nakit parada hiçbir şirket hesabınızı donduramaz, arayüzü kapatamaz veya sonradan parayı nereye harcayacağınıza karar veremez. Dijital para, sadece merkezi bir veri tabanındaki bir kayıt olarak kaldığı sürece bu özelliğini hızla yitirir. Bu yüzden self-custody benim için teknik bir özellikten ötesi; gücü sınırlandırmanın bir yolu.
Aynı şey yapay zeka için de geçerli. "Her şey open source olsun" talebim sadece teknik meraktan kaynaklanmıyor. Açık bir sistemi inceleyebilir, değiştirebilir ve bağımsız olarak çalıştırabilirsiniz; kapalı bir sistem ise sizden sadece koşulsuz güven bekler. Open Source doğrunun veya güvenliğin garantisi değildir ama en azından denetleme imkanı sunar.
Bu yüzden benim için en kritik motto sadece “Privacy is not a crime” (Gizlilik suç değildir) değil, aynı zamanda “Owning cash is not a crime” (Nakit paraya sahip olmak suç değildir) cümlesidir.
Gizlilik, yasa dışı bir şeyi saklamak değildir. Mülkiyet, toplumdan kopmak demek değildir. Merkeziyetsizlik de her kurumu reddetmek demek değildir. Gücü öyle bir dağıtmaktır ki, tek bir merci her şeye tek başına karar veremesin.
13. Yaratıcı gerçekliğin sınırları nerede?

Çalışmamın bir bölümünün başlığı “Yaratıcı gerçeklik, sınırlar nerede?” idi.
2005'te sınırlar çoğunlukla teknikti. Bir resmi manipüle etmek uzmanlık isterdi, video sahteciliği maliyetliydi, milyonlarca insanı tek tek analiz etmek için devasa sunucular lazımdı ve inandırıcı bir yapay ses ancak Hollywood filmlerinde olurdu.
Bu teknik sınırlar artık buharlaşıyor; geriye sadece toplumsal, hukuki ve ahlaki sınırlar kalıyor. Platformlar ne kadar veri toplayabilir ve devletler ne talep edebilir? Yapay içerikler nasıl etiketlenmeli? Bir algoritma siyasi haberleri kişiye özel olarak eğip bükebilir mi? Bir yapay zeka sistemi bir insan adına hareket ettiğinde sorumluluk kimdedir, eğitim verilerini kim denetler ve bir modeli bağımsız olarak kim sorgulayabilir? Ve eğer tüm kritik iletişim kanalları az sayıda teknik sisteme bağlıysa, bireyin hala gerçek bir seçme şansı kalmış mıdır?
Her kişiselleştirme manipülasyon değildir, her moderasyon sansür değildir, her veri toplama fişleme değildir ve her yapay zeka bir tehdit değildir. Ancak en etkili manipülasyon, her zaman en gerekli, zararsız veya konforlu hizmet maskesiyle gelmiştir.
Sonuç

Eski çalışmamda şöyle yazmıştım:
“Benim için şu kesin: Kitlelerin medya yoluyla manipüle edilmesi gerçektir.”
Bu konuda hiçbir şey değişmedi. Bugün sadece şunu ekleyebilirim: Manipülasyon artık medyanın içeriğinden çok daha fazlası haline geldi. Artık medyanın teknik mimarisi üzerinden yürüyor; yani sıralamalar, profiller, arayüzler, kimlik sistemleri, ödeme yöntemleri ve yapay zeka üzerinden.
Eskiden gazetenin sahibi kim diye sorulurdu, bugün algoritmanın sahibi kim diye sormak gerekiyor. Eskiden makaleyi kimin yazdığını bilmek isterdik, bugün hangi verilerle eğitildiğini, nasıl manipüle edildiğini ve neden özellikle bize servis edildiğini bilmemiz lazım. Eskiden üzerinde oynanmış bir fotoğraf yanlış bir hikaye anlatabilirdi, bugün ise hiç yaşanmamış bir olay hakkında, yapay bir ortamda, yapay bir sesle konuşan tamamen sentetik karakterler yaratılabiliyor.
Buna verilecek cevap, ne devletin ne de dev şirketlerin kuracağı tek bir "Gerçeklik Bakanlığı" olamaz. Çözüm; izlenebilir kaynaklar, bağımsız mecralar, açık sistemler, kişisel kontrol ve gerçek seçim özgürlüğünden geçiyor.
Kendimizi manipülasyondan tamamen izole etmek hala imkansız. Ama manipülasyonun daha zor, daha görünür ve daha az kudretli olduğu yapılar inşa edebiliriz.
Bu yüzden çağımızın en can alıcı sorusu artık manipüle edilip edilmediğimiz değil. Asıl soru; neyi göreceğimize, neye inanacağımıza ve bir sonraki adımda ne yapacağımıza karar veren makinenin anahtarının kimde olduğudur.