Kültür

Babam Nurettin Sezer ve Stockholm'de film çeken işçiler

Özetle: Hasan Gül on altı yaşında İsveç'e geldi, Otobüs'te oynadı ve daha sonra Gül Hasan'ı finanse edip başrolünü üstlendi. Babam Nuri Sezer, Stockholm'de Türk tiyatrocularla göçmen işçileri bir araya getirdi ve kazandıkları parayla film çekmek istedi. Hasan'ın anlatımı doğrudan ve tartışmalı, bu yüzden iddialar ona atfediliyor. O çevrede dostluk, para, politika ve sinema hiçbir zaman birbirinden ayrı olmadı.

Yazan Emin Mahrt

11 dk okuma

English dilinden makine çevirisidir. Esas olan orijinalidir: Orijinalini oku.

Şu dillerde de var Deutsch, English.

Hasan Gül; Otobüs'ü, Gül Hasan'ı ve bir terzi atölyesini film yapım ofisine çeviren Türkiyeli göçmenlerin sinema serüvenini anlatıyor.

Bu yazı için özel olarak hazırlanan editoryal illüstrasyon. Hasan Gül'ün röportajında anlattığı dünyayı canlandırıyor, doğrudan gerçek bir anın fotoğrafı değil.

Babam Nurettin “Nuri” Sezer hiçbir zaman tek bir kalıba sığmadı. Oyunculuk yaptı, yapımcılığı üstlendi, senaryolar yazdı, sahne arkasında ter döktü ve genelde işleri olduran adam oldu. 1938'de Kandıra'da doğmuştu. İstanbul'da tiyatro yaptı, ardından Berlin'deki Türk kültür ortamının bir parçası haline geldi.[3][4]

Benim asıl daha iyi anlamak istediğim dönem ise İsveç yılları. Orada, hiçbir sinema eğitimi olmayan Türkiyeli göçmen işçiler bir anda oyuncu, yapımcı, şoför, mekân sorumlusu ve set ekibi oluvermişti. Tunç Okan ve Tuncel Kurtiz gibi sinemacılarla kafa kafaya verip, aradan yarım asır geçmesine rağmen hâlâ tartışılan filmlere imza attılar.

Hasan Gül de o işçilerden biriydi. Otobüs filminde oynadı, sonrasında Gül Hasan filminin hem başrolü oldu hem de projeyi finanse etti. Üstelik Nuri'nin de hem dostu hem iş ortağıydı. Hasan'ın Türkçe verdiği uzun röportaj çok komik, kırgın, çelişkilerle dolu ve inanılmaz dobra.[1] Kesinlikle tarafsız bir anlatı değil bu. Zaten sözlü tarih dediğin ne zaman tarafsız oldu ki?

Hasan'ın anlattıklarını Türkçeden toparladım, ham kayıttaki yanlış isimleri düzelttim, tekrarları ayıkladım ve kronolojik bir sıraya koydum. Tartışmalı olaylara dair iddiaları doğrudan Hasan'ın ağzından aktarıyorum. Diğer tanıkların farklı hatırladığı yerleri de ayrıca belirttim.

Hasan Stockholm'e varıyor

Hasan, 12 Haziran 1966'da Konya Kulu'dan İsveç'e geldiğinde henüz on altı yaşındaydı. Vizesi vardı ama çalışma izni yoktu. Üç kişiyle aynı odayı paylaşıyordu. Çay demlemek için bile sıcak su satın alırlardı. Kimse İsveççe bilmediği için marketten ne aldığını anlamak meseleydi. Hasan'ın anlattığına göre, arkadaşlardan biri bir gün kedi köpek maması olduğunu bilmeden sofraya gururla konserve et çıkarmıştı.

İlk işi Stockholm'de bir restoranda bulaşıkçılık oldu. Ama orada kalmaya hiç niyeti yoktu.

“Ben zaten dört senelik terziydim. ‘Bulaşık yıkamaya gelmedim buraya’ dedim.”

Sonunda terzilikte iş buldu, İsveçli çalışma arkadaşlarının arasında dili kaptı, bir yandan da biçki dikiş akademisine yazıldı. Okul paralı olunca, gündüzleri derse gidip geceleri bulaşık yıkamaya devam etti. Sonra da kendi konfeksiyon atölyesini açtı. İşlerin en iyi olduğu dönemde, 650 metrekarelik alanda kendi kafeteryası ve saunası olan, kırk kişinin çalıştığı bir atölyeden bahsediyor.[1][2]

Nuri, atölye ve verilen söz

Derken hikâyeye Nuri dahil oldu.

Nuri, Tuncel Kurtiz'i ta 1969'daki bir Anadolu tiyatro turnesinden tanıyordu. Sonradan İsveç'e işçi olarak gitti ve Hasan'la arkadaş oldu. Önder Özdemir'in Gül Hasan üzerine yazdığı tarihçe bu bağı çok net ortaya koyuyor. Tuncel Nuri'yi tanıyor, Nuri Hasan'ı tanıyor, Nuri de sinemacıları Stockholm'de ihtiyaçları olan işçilerle ve kaynaklarla buluşturuyor.[2][6]

Hasan, Nuri'yi konfeksiyon atölyesine ortak etmeye ikna olduğu o cümleyi çok iyi hatırlıyor:

“Buradan kazandığımız parayla film çekeceğiz.”

Plan en azından buydu. Atölye para basacak, o parayla da filmler çekilecekti.

Otobüs bir saç kesimiyle başladı

Tunç Okan'ın Otobüs filmi, Stockholm'ün göbeğinde bir otobüste terk edilen bir grup kaçak Türkiyeli işçinin hikâyesini anlatır. Çevrelerindeki şehir soğuk, yabancı, zengin ve anlaşılması zordur. Hasan içinse bu film, ortada senaryo bile yokken bir tuvalette saçının kesilmesiyle başladı.

Anlattığına göre, yapımdaki ilk kadro dağılınca Nuri Hasan'ı önermişti. Okan tereddüt etti. Hasan, filmdeki o korkmuş, perişan işçileri oynamak için fazla özgüvenli duruyordu.

“Tunç dedi ki, ‘Biz ezilmiş insanları çekiyoruz. Hasan’a bak, neresi ezilmiş bunun?’ Ama başka çaresi de yoktu. ‘Kestirin saçını’ dedi. Gittik, tuvalette kestik. İşte Otobüs öyle başladı.”

Hasan eline hiç senaryo verilmediğini söylüyor. Okan amatör oyunculara nerede duracaklarını, nereye bakacaklarını, ne kadar ağır hareket edeceklerini tek tek tarif ediyordu. Hasan daha önce hiç kamera karşısına geçmemişti. Zaten işçilerin çoğu da geçmemişti.

Bu tecrübesizlik işi ciddiyetsiz yapmadı tabii. Hasan sonraları Otobüs'ü en iyi Türk filmlerinden biri olarak andı; Okan'ın yönetmenliğini ve Güneş Karabuda'nın görüntü yönetimini öve öve bitiremedi. 1970'lerin sonunda Türkiye'ye döndüğünde filmi Ankara'da sinemada izlediğini hatırlıyordu. Salondaki izleyiciler film yüzünden resmen ikiye bölündüğü için, sinema çalışanı sakın orada oynadığını kimseye söylememesini tembihlemişti.

Filmin yapım süreci de hep olaylı geçti. Ham görüntülerde teknik sorunlar çıktı, bazı sahnelerin yeniden çekilmesi gerekti. Siyasi dedikodulardan korkup projeden kaçanlar oldu. Ardından para, telifler ve film bobinlerinin kimde kalacağı üzerine kavgalar patlak verdi.[1][2]

Hasan, bobinleri saklayan ekibin içinde olmadığını kesin bir dille söylüyor. Tunç Okan'ın işçileri dolandırdığı yönündeki iddiaları da reddediyor:

“Tunç Okan bizi hiç kandırmadı. Bizi aldı, işi olmayan adamların karnını doyurdu, paralarını vereceğini söyledi. Parayı bulunca da herkesin hakkını ödedi.”

O dönemdeki diğer isimler kavgayı başka türlü hatırlıyor. Tuncel Kurtiz, Okan'la aralarında çok sert bir kopuş yaşandığını anlatmıştı. Okan ise daha sonraları Gül Hasan'ın kendisine karşı çekilmiş bir intikam filmi olduğunu söyledi.[2][6] Hasan'ın anlattıklarını mutlak bir doğru gibi görmemek lazım tabii. Asıl kıymeti, o filmleri bizzat şekillendiren kavgaların tam ortasında duran birinin kendi penceresini bugüne taşıyor olması.

Köprüleri kuran adam

Nuri'nin buradaki rolü, jenerikte yazan isimlerin çok daha ötesindeydi. Normalde asla bir araya gelemeyecek insanları birbirine bağladı.

Türkiye'den kalma bir tiyatro geçmişi vardı. Tuncel Kurtiz'i tanıyordu. İsveç'te ise Hasan'ı ve terzi atölyesinin etrafındaki işçi çevresini tanıyordu. Bu ilişkiler sayesinde sinemacılar oyuncuya, mekâna, ulaşıma, emeğe ve paraya ulaştı. İşçiler ise bugüne kadar kendilerini hep dışarıdan bir gözle anlatan bir mecranın doğrudan parçası olma fırsatı buldu.

Hasan'ın Nuri'yle ilgili anlattıkları hiç öyle romantik veya tozpembe değil. İşin içinde güven, dostluk, ticaret, borç ve hayal kırıklığı var. Nuri'yi atölyeye ortak etmesini ona güvenmesine ve Nuri'nin kendisinden büyük olmasına bağlıyor. Her istediğini sorgulamamış bile. Ortaklık en sonunda dağıldı ve Hasan işlerin bu noktaya gelmesine hep öfkeli kaldı.

“Ben birine güvendim mi, Nurettin’e de güvendim, artık arkasını aramazdım. Benden yaştı büyüktü.”

Hasan, Nurettin'i bir ağabey gibi de görüyordu. Hatta Tuncel'in Nurettin'e saygısızlık yaptığını düşündüğü anlarda araya girmeye çalıştığını anlatıyor.[1] Bu yüzden anlattıklarındaki o sonradan gelen öfkeyi anlamak hiç zor değil. Hasan için bu sadece batan bir ortaklık değildi. O dostluk artık neredeyse bir aile bağına dönüşmüştü.

Cilalanmış, süslü bir anma yazısı aralarındaki ilişkinin asıl dokusunu gizlerdi. Onlar bir yandan fabrika işletmeye, bir yandan da film çekmeye çalışan göçmenlerdi. Dostluk, para, siyaset ve sinema; hiçbir zaman birbirinden ayrı durmadı.

Kandıra, Mahmure ve kız kardeşler

Nuri’nin insanları bir araya getirme tutkusu İsveç’te başlamadı. Tuncel Kurtiz çok daha eskilere dayanan bir anıyı anlatırdı: Altı işsiz arkadaş kendi tiyatro topluluklarını kurup Anadolu turnesine çıkmaya karar verirler. İzmit’teki ilk Yağmurcu oyununda, bin kişilik koca salona topu topu on iki kişi gelir. Topluluk daha yolun başında dağılmak üzeredir. Nuri, memleketi Kandıra’ya gitmeyi önerir. Köylülerin evinde kalırlar, sigara dumanından göz gözü görmeyen kahvehanelerde sahneye çıkarlar, bir cip kiralarlar ve turneyi beş altı ay boyunca sürdürürler.[6]

Kız kardeşi Mahmure de bu göçebe sanat hayatının bir parçasıydı. Aileyle yapılan ve yayımlanan bir röportajda, Nuri’nin tiyatro ve sinema sevdası uğruna İstanbul’daki elektrik mühendisliği eğitimini yarıda bıraktığını anlatır. Evlenmeden önce ağabeyiyle neredeyse bütün Avrupa’yı gezmiş, İsveç’te de uzun süre kalmıştı.[7]

Hasan’ın anlattıkları ise tabloya daha kişisel, aile içi bir ayrıntı ekliyor. Röportajın 4. dakika 39. saniyesinde şöyle diyor:

“Nurettin’in iki kız kardeşi buraya geldi. Benim yanımda çalıştılar.”

Bu iki kız kardeşin adını vermiyor. Mahmure’nin kendi anlatımı İsveç’te uzun süre kaldığını doğruluyor, fakat Hasan’ın bahsettiği diğer kız kardeşin kim olduğu ya da atölyede tam olarak hangi tarihlerde çalıştıkları eldeki kayıtlardan anlaşılamıyor.[1][7]

“Ağabeyim Nurettin İstanbul’daki elektrik mühendisliği eğitimini tamamlamadan tiyatro ve sinemaya girdiği için, onunla Avrupa’nın neredeyse her ülkesini gezme şansım oldu ve İsveç’te uzun süre kaldım.”

Mahmure o günler sayesinde Seden Kızıltunç, Haldun Dormen, Yıldız Kenter ve Tuncel Kurtiz’le tanıştığını söylüyor. Sonraları Kandıra’nın vergi levhalı ilk kadın terzisi olmuş. Pantolonları, gömlekleri söküp kalıplarını çıkararak, sipariş üzerine dikiş dikerek işi tamamen kendi kendine öğrenmiş.[7]

Bu ayrıntı, Stockholm hikâyesine bakışımı baştan aşağı değiştiriyor. Terzilik meğer Nuri’nin hayatının iki ucunda da varmış: Kız kardeşi Kandıra’da terzilikle hayatını kurmuş, Hasan ise İsveç’te bundan koca bir fabrika yaratmış. Bu iki atölyenin tam ortasında da Nuri duruyor; sıradan bir emekten kazanılan paranın sinemaya akabileceğine yürekten inanan o adam.

Gül Hasan

Otobüs filmi etrafında kopan fırtınanın ardından Tuncel Kurtiz, yönetmenliğini üstlendiği Gül Hasan’ı İsveç’te çekti. 1978’de çekilen film 1979’da vizyona girdi. Nuri yapımcı, ortak senarist ve oyuncu olarak yer aldı. Hasan da yapımı kısmen finanse etti ve başrolü üstlendi. Resmî sinema kayıtları Nuri’nin filmdeki emeğini açıkça gösteriyor; nitekim Gül Hasan daha sonra Antalya Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülünü kazandı.[2][3]

Film, göçmen işçilerin hayatını beyazperdeye aktarma bahanesiyle onları sömüren ve İsveç’e kadar gelen bir Türk yönetmenin hikâyesini anlatır. Yönetmeni bizzat Kurtiz canlandırır; karakterin adı da Bay Okan’dır, yani Tunç Okan’a apaçık bir gönderme. Böylece Otobüs sürecinde yaşanan kişisel kavga, yeni filmin doğrudan ana konusuna dönüştürülmüştü.

Hasan ise eline yine tek bir sayfa bile senaryo verilmeden çalıştığını söylüyor. Para vermiş, araba bulmuş, mekân ayarlamış, insanları tanıştırmış, her türlü lojistik desteği sağlamış. Gelgelelim ortaya çıkan filmi izlediğinde hiç mi hiç beğenmemiş.

“Bana Gül Hasan için senaryo bile vermediler. Tuncel bize ne yapacağımızı söylemedi. Filmi sadece lafla yürüttü.”

Ayrıca filmin, Tunç Okan’ı işçileri dolandıran biri gibi göstermesine de karşı çıkıyor. Hasan’ın penceresinden bakıldığında film, Okan’ı aslında başkalarının bizzat kendisine yaptığı şeyle suçluyordu.

Burada Hasan, eski dostları diye Nuri’yi ya da Tuncel’i kayırmaya çalışmıyor. Yanlış gördüğü ne varsa açıkça dile getiriyor. Fakat bir yandan da sinemayla tanışmasını sağlayan şeyin tamamen o çevre olduğu gerçeği ortada duruyor.

Hasan bu çelişkiyi çözmeye çalışmıyor, açıkçası onun adına bunu yapmak bana da düşmez.

İşçiler aşağılandı mı?

Kimi Türk eleştirmenler, Otobüs filminin göçmen işçileri pısırık, şaşkın ve modern bir şehri kavramaktan aciz göstererek aşağıladığını öne sürmüştü. Hasan bu yoruma kesinlikle katılmıyor.

Kulağa gerçek olamayacak kadar uçuk gelen hikâyeler anlatıyor; çünkü göçün kendisi zaten başlı başına akıl almaz bir deneyimdi. Mesela bir kuzeni, Stockholm Merkez Garı’ndan dışarı çıkış yolunu bir türlü bulamayıp koca bir gününü içeride geçirmişti. Ya da yeni gelen bazı işçiler, bir daha bağlamayı beceremeyiz korkusuyla boyunlarındaki kravatı aylarca hiç çözmemişti. Köyünden yeni çıkmış o insanlar, büyük şehirleri ilk kez gurbete giderken görmüşlerdi.

Hasan bu anıları kimseyle dalga geçmek için anlatmıyor.

“Onlar dünyanın en dürüst insanlarıydı. Çalıştılar, çabaladılar, didindiler. Hayatlarını çoluk çocuklarına adadılar. Umarım evlatları çok daha iyi yerlere gelmiştir.”

Ona göre Otobüs filmi korkuyu da kafa karışıklığını da sıfırdan uydurmadı. Hatta anlatılmayan çok daha ağır hikâyeler vardı. Film sadece bu yolculuğun ilk durağını kayda geçirmişti; o insanların sonradan tırnaklarıyla kazıyarak kurdukları hayatları değil.

Hasan’ın kendisi de bunun en somut kanıtıydı: On altı yaşında oraya ayak bastı, bulaşık yıkadı, diller öğrendi, terziliği kaptı ve bir fabrika kurdu. Sonra da bunların çoğunu kaybetti.

Dönemeyenler

Hasan daha sonra Dönemeyenler adında bir film çekmeye soyundu. Bu, göçmenlik hikâyesinin devamı niteliğindeydi: İsveç’teki altı işçi memlekete dönme hayalleri kurar ama hayatın koşturmacası araya girer ve bir türlü dönemezler.

Hikâyeyi Selim İleri ile birlikte geliştirdi, dönemin ünlü Türk oyuncularıyla görüştü. Ancak proje; yönetmenlik, telif hakları, bütçe ve çekilen sahneler üzerine çıkan anlaşmazlıklar yüzünden yarıda kaldı. Derken Hasan Türkiye’ye gitti. 1980 askeri darbesi ve askerlik sorunları araya girince, yıllarca İsveç’e geri dönemedi. Bu süreçte atölyesi kapandı, dikiş makineleri yok pahasına gitti, film de hiçbir zaman tamamlanamadı.[1][2]

Böylece filmin adı, Hasan’ın kendi kaderine dönüştü. Dönemeyenlerin filmini çekmek isterken bizzat dönemeyenlerden biri olup çıktı.

Yıllar sonra nihayet İsveç’e dönebildiğinde, o eski fabrikasından da iş hacminden de eser kalmamıştı. Başka işlere girdi çıktı; kimi tuttu, kimi battı. O yılları anlatırken kendini ne kurban gösteriyor ne de bir kahraman rolüne soyunuyor.

“Bugün geriye dönüp nerede yanlış yaptım diye baktığımda, neredeyse yaptığım her şeyin hata olduğunu görüyorum. Hayatımda yaptığım en doğru şey mesleğimdi. İşim bana saygınlık kazandırdı, dürüst bir hayat ve ekmek verdi. Para dediğin zaten gelir gider.”

Jeneriğin dışarıda bıraktıkları

Standart bir biyografi sadece ana hatları çizer geçer: Nurettin Sezer, 10 Ekim 1938’de Kandıra’da doğdu, 14 Nisan 2014’te Berlin’de vefat etti. Tiyatroda, sinemada çalıştı; oyunculuk, yapımcılık ve senaristlik yaptı. Jeneriklerde adı Otobüs, Gül Hasan, Bereketli Topraklar Üzerinde, Kardeşim Benim, Polizei ve Evet, ich will! gibi işlerde geçer.[3][5]

Ama jenerikler, Hasan’ın bahsettiği o asıl görünmez emeği yazmaz.

Nuri insanları birbirine bağlardı. Sınırların ötesinden köprüler kurardı. Türkiye’deki tiyatrocuların İsveç’teki işçi sınıfıyla bağ kurmasını sağladı, oradaki işçileri aldı sinemaya taşıdı. Sanatla alın teri arasında mekik dokurken ikisini asla birbirinden ayrı dünyalar gibi görmedi. Sıradan bir konfeksiyon atölyesinden çıkan para bir filmin bütçesi olabiliyordu; bir fabrika işçisi başrole geçebiliyordu. Sıkı bir dostluk bir yapım şirketine, sonra da sert bir kavgaya evrilebiliyordu.

Nuri aynı zamanda benim babamdı.

Hasan’ın onu övgülere boğmasına ihtiyacım yok. Benim için önemli olan, bu insanların birbirini nasıl hatırladığı konusunda dürüst olması. Hasan’ın anlattığı Nuri; insanları bir araya getiren, organize eden, iflah olmaz bir hayalperest, çalışması zor bir ortak ve sinemanın insanın elinde avucunda ne varsa onunla yapılabileceğine inanan bir adam.

Hasan, babamın “Kazandığımız parayla film yapacağız” dediğini dün gibi hatırlıyor. Yaptılar da; ortaya çıkan şey ise darmadağınık, son derece masraflı, politik dozu yüksek ve fazlasıyla kişiseldi.

Hasan hikâyesini aklımdan hiç çıkmayan şu sözlerle noktalıyor:

“Kamuoyu beni fark etti, ama ben kamuoyunun benden ne istediğini hiç anlamadım.”

İşte bu söz ile Nuri’nin o vaadi arasında, onların göçmen sineması yatıyor: Alın teriyle para kazanan, o parayı sinemaya gömen, filmin ne anlama geldiği üzerine birbirine giren ve filmleri hâlâ izlenirken kavgaları asla tatlıya bağlanamayan insanların yaptığı bir sinema.

Hasan Gül ile yapılan Türkçe röportajın tamamı 1 saat 49 dakika sürüyor ve Vimeo üzerinden izlenebiliyor.[1] Otomatik dökümde tekrarlanan bölümler ve yanlış anlaşılmış isimler yer aldığı için buraya kelimesi kelimesine bir tutanak gibi aktarılmadı. Yukarıdaki alıntılar, Hasan’ın düşüncelerine sadık kalınarak, daha rahat ve net anlaşılsın diye hafifçe toparlanıp Türkçeleştirildi.

Editör notu

Bu makale, Tayfun Luxembourgeus tarafından Stockholm'de kaydedilen, Hasan Gül ile yapılmış Türkçe bir sözlü tarih röportajının İngilizce uyarlamasıdır. Transkripti açıklık ve yapı için çevirdim ve düzenledim. Orijinal konuşma tekrarlar, yarım kalan cümleler ve otomatik transkripsiyonla bozulmuş isimler içeriyor. Tartışmalı iddialar, bağımsız olarak doğrulanmış gerçekler olarak değil, Hasan'ın hatırladıkları olarak sunuluyor. Ek bağlam, Önder Özdemir'in Sinematek araştırmasından ve yayınlanmış film kayıtlarından geliyor.

Kapak görseli, bu makale için hazırlanmış özgün bir editoryal illüstrasyondur. Röportajda anlatılan dünyayı çağrıştırıyor ve fotoğraflanmış belirli bir olayı tasvir etmiyor.

Kaynaklar

[1] Hasan Gül video röportajı, kaydeden Tayfun Luxembourgeus

[2] Önder Özdemir: Tuncel Kurtiz’in Gül Hasan filmi ve Hasan Gül’ün öyküsü

[3] Nuri Sezer biyografisi ve filmografisi

[4] Ballhaus Naunynstraße: Nuri Sezer

[5] IMDb: Nuri Sezer

[6] Tuncel Kurtiz röportajı, 2010

[7] Mahmure Sezer röportajı: Nurettin, Avrupa seyahati ve İsveç